Akp’nin Kuyruğuna Takılmak…

Yazar: Kürşat KURTER - 07/05/2010 22:40:38

Fikrin vazgeçilmezleri olur, sabit fikirleri değil.

 
Vazgeçilmezler, ilke ve değer eksenli olarak düşünmenin, yaşamanın, üretmenin ve gelişmenin bir sonucudur. Böylece aynı fikre inananların birbirleriyle olan, toplumla olan, dünya ile olan irtibatı ve hukuku da sağlam bir temelden yükselmiş olur. Kişi böylece, sahip olduğu fikir açısından dik duruş sergilediği, karşı çıktığı ve uğrunda mücadele ettiği yanlışları gösterirken, “var oluşunu” sağlayan, tescilleyen ve meşru hale getiren yukarıdaki cümlede bahsettiğimiz temelden sapmadan cevaplar geliştirir.  
 
Aksi düşünüldüğünde, yani temelden saptığında kişi, kendi “var oluş” sebebini inkâr konumuna gelebilir. Bunu yaparken de, artık “eskisi” olduğu fikrin mazisini de elden bırakmaz. Çünkü yine meşruiyeti aslında inkâr ettiğinde arar. İnkâr ettiğinin “eskisi” olarak anılmaktan memnuniyet duyar. Gittiği yerin asla “yenisi” olmaması da bu sebeptendir. Zaten kişi için asıl mahkûmiyet budur.
 
Hezeyan cümleleri, heyecanlı bir üslupla söylense de, aslında bir ego tatminini işaretler. Ego tatmini ile konuşmak, kendini kutsama halidir. Yani “vazgeçilmez” olma noktasına bizatihi “kendisini” koyma halidir.
 
Ülkücü Harekete mensubiyet şuuruna sahip olmak, işte bu ilke ve değer eksenli temelde düşünmeyi, vazgeçilmezleri ve öncelikleri böyle bir temelden beslenerek belirlemeyi, şahsiyetini borçlu olduğu bu değerleri her zaman ve her şartta muhafaza etmeyi gerektirir.
 
Bu söylediğimiz incelik, hassasiyet ve naif bağlılık ise, Ülkücü Harekete mensubiyet şuuru ile bağlı olanlar bir tarafa, Ülkücü Hareketi temsil konumuna kadar gelebilmiş olanların dahi anlamadığını ibretle takip ettiğimiz bir husustur.
 
Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve Ülkü Ocakları’nın banisi olan Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in, Ülkücü Harekete bıraktığı bu iki kutlu miras ve kutsal mahiyetteki emanetlerin anlam ve ehemmiyeti bir kez daha düşünülürse; bu kutlu dava yolunda can verenlerin, bedel ödeyenlerin, zindanlara düşenlerin “kutlu beldesinin” de yine bu adresler olduğu anlaşılacaktır. Adres değiştirme yoluna gidenler, hariçten gazel okuyan bir konuma düşmüşlerdir.
 
Zaman değişmiştir, zemin yine bu zemindir. Adı ve sanı ile dimdik ayakta olan ve yaşanılan zor zamanların ardından, kendi zemininde inkişaf eden “adres” bellidir. Adresi şaşıranlar zaten, zemini, zamanı, maziyi ve çizgiyi de inkâr etmişlerdir. Öyle ya, onlar çok bilir. Bir tek onlar mağdur, mazlum ve mahkûm olmuşlardır. Böyle anlatırlar ve belki de kalanlar ile gidenler arasında sürüp giden bu hikâyede, asıl fark da ortaya çıkmış olur. Yazıktır. Kerameti kendilerinden menkul olsa da, onlara rütbe veren bu harekete sırt çevirip giderler ve şer ittifaklarında yer almaktan da imtina etmezler. Ne hüzünlü bir tablodur bu…
 
Şan, şöhret, makam, rütbe, güç ve hüküm sahibi olmayı işte böylesi bir manzume ile Ülkücü Harekete borçlu olanların ise; ikide bir medyada bir şeyler söylemeleri redd-i mirastan ve inkârdan da öte, kör idraklerin yapacağı seviyedeki nankörlük ve ihanetle eşdeğerdedir.
 
Bu hüküm, ölçüsünü, temelini, fikriyatını, maneviyatını ve elbette adresini şaşırmadan ibretle bakanların ve hakikati görenlerin anlayacağı çaptadır. Anlamayan zaten anlamamıştır; bunun misallerini son günlerde sıkça görüyoruz zaten… Ülkücü “olmak” ile Ülkücü “kalmak” arasındaki farkı bilmeyenler de, gazetelerde boy gösterenlere aldanmaya devam edebilir.
 
İşte bu ibret manzaralarının bir yenisini, 3 Mayıs gibi Türkçülüğün direniş ve diriliş günü olan bir tarihte, “BUGÜN” gazetesinde Alaattin Aldemir ile yapılan mülakatta gördük.
 
Üstelik Alaattin Aldemir’in takdim ediliş biçimi, aslında mülakatın içeriğinden çok, Ülkücü Hareketin içerisindeki yerinin takdim ediliş biçimiyle ibretlikti.
 
Malum, son günlerde Türkiye’nin gündeminde anayasa değişikliği paketi var. Konuyla ilgili olarak yakın bir zaman önce “ZAMAN” gazetesinin yaptığı haberle, “eski ülkücülerin” anayasa değişikliğine ve AKP’ye destek verdikleri ve MHP’nin tutumunu eleştirdikleri yönünde haberler yayınlanmıştı. Tabi bu birlikteliğin hangi saiklerle gerçekleştiğine dair veyahut hangi düşüncelerle AKP’ye destek olunduğuna dair, çok kullanışlı bir alan da bulmuşlardı: 12 Eylül Cuntasının Anayasasının değişmesi…
 
Sanki 12 Eylül 1980 cuntasının Ülkücü Harekete reva gördüğü işkenceyi, zindanı, idamları, hücreleri unutmuşuz gibi… Sanki bu cuntanın anayasasına destek olmuş bu zamana kadar da, bu anayasaya bir de sahip çıkıyormuş gibi…
 
Sanki Milliyetçi-Ülkücü iradenin temsilci olan MHP bu tartışmalarda 12 Eylül Anayasasına destek veriyormuş veya bu darbeyi gerçekleştirenlerin yargılanmasına engel oluyormuş gibi…
 
Dertleri demokrasi değil, dertleri anayasa değişmesi de değil, dertleri başka…
 
Dertleri “devletin millet için varolduğunu” hatırlatmak, 12 Eylül zulmünden hesap sormak değil…
 
Dertleri AKP’nin kuyruğuna takılmak… Peki ama neden?
 
MHP’nin 40 yıllık mazisinden bugüne kadar çizgisini bilmiyorlar mı?
 
O da bir tarafa, anayasa konusunda MHP neden ve neye karşı çıkmıştır? Neden bu anayasa paketinin usulünde bir yanlış görülmüştür?
 
Üstelik “yavuz hırsız” misali, 8 yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin bu zamana kadarki utanç verici yanlışları bu süreçte neden gündemden düşmüştür? Amaç AKP’nin hesap sorulması gereken icraatlarını “anayasa reformu” gündemiyle örtbas etmek midir?
 
Hatta bu yanlışları bilmelerine rağmen, tekrar ifade ediyorum, neden AKP’nin kuyruğuna takılmışlardır?
 
Bu “kutsal ittifakın” sebebi nedir?
 
Kaldı ki 12 Eylül döneminde Ülkücülerin avukatlığını yapmış olan Bülent Arınç’ın, sadece bu yüzden siyasi konumuna destek olmak şüphe uyandırıcıdır. Bu bir hakkı teslim etmek değil, bir çeşit “al gülüm ver gülüm” halinin fotoğraflanmasıdır.  
 
İşte bu sürece, yukarıda belirttiğimiz konularda fikir beyan eden, Alaattin Aldemir de katılmış oldu.
 
Alaattin Aldemir, Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in vefatının ardından o zamanki “DYP”ye katılmıştı. Şimdi, bu anayasa paketi konusundaki fikirleriyle yeni bir sayfa açmış gibi duruyor.
 
Sahip olunan sıfat, insanı bir ömür gölgesinde bırakabilir. Başka bir açıdan da, bir makamı temsil eden kişi, o makamı şahsiyetiyle yüceltebilir. Alaattin Aldemir, Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yapmış olan ve Başbuğ’un sağlığında bu görevi yürüten bir ülkücü olarak, şimdi bu açıklamalarla böyle bir sıfatın, mirasın, alın terinin ve çilelerin gölgesinde kalmıştır.
 
Hayır, açıklamasında saygısızca bir üslup kullanmamıştır. Ama şüpheler uyandırmıştır. Bu açıdan yazıktır. Üstelik Ülkücü Harekete dışarıdan akıl telkin etmeye, rol biçmeye, yön vermeye kalkışan tiplerin ağzından konuşmuştur. Onlarla aynı cephede buluşması, sadece anayasa konusunda AKP’ye destek atmaktan ibaret değildir. İşin arka planında, derinliğinde başka niyetlerin, başka planların olduğunu da aşikâr etmiştir.
 
Şimdi ona söylüyorum, onun şahsında da bu söylemle Ülkücü Harekete yönelik konuşanlara:
 
Biz 12 Eylül cuntasını, 12 Eylül’ün cani işkencecilerini affetmiyoruz. 12 Eylül, millet varlığına kast eden bir darbe olarak anılacaktır. 12 Eylül idealizmin işkenceden geçirildiği, inancın yerle yeksan edildiği, Türkiye’nin bağımsız, güçlü ve lider ülke olacağına gönülden inanmış nesillerin en ağır bedelleri ödediği kara bir dönemdir. Her Ülkücü bilir ki, bu kara dönem Türkiye’nin bugünkü yaşadığı sorunların zemini olduğu için de ve AKP gibi partinin varlığını ve iktidarını 12 Eylül zihniyetine borçlu olduğu için de affedilmezdir.
 
Kenan Evren ve diğer 12 Eylül aktörleri, dönemin ABD yöneticilerinin “bizim çocuklar” şeklindeki hitabını, “bu milletin evladı, bu milletin askeri” olmaya tercih etmişlerdir. Evet, onlar “ABD’nin çocuklarıdır.”
 
AKP ise, ABD’nin bölgemizde gerçekleştirmek istediği dönüşümün dinamiklerinden biri olarak anılacak ve Recep Tayyip Erdoğan, kendi ifadesi ile “büyük Ortadoğu projesinin eş başkanı” olarak tarihe geçecektir. Çünkü ABD’nin bugün “bizim çocuklar” olarak hitap ettiği zihniyet, 12 Eylül cuntasının ortaya koyduğu sistemde filizlenmiş olan AKP zihniyetidir.
 
AKP, 12 Eylül statükosuna karşı çıkıyor gibi görünerek, kendi statükosunu kurma, koruma ve sürdürme derdindedir. AKP, “çuval” hadisesinden “Habur”daki utanç verici tabloya kadar uzanan utanç verici bir dönemi, anayasa reformu gündemi yaratarak unutturma derdindedir. Bunlar mı 12 Eylül’ün hesabını soracak? Bunlar mı ki 12 Eylül’ün mağduru? Binlerce ülkücü zindandayken, bu tayfalar tüccarlıkla meşguldü… Şimdi kahraman mı olacaklar?
 
Bunlar badem bıyık bırakıp, suya sabuna dokunmadan yaşarken, Ülkücüler “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisince “var olma mücadelesi” veriyorlardı.
 
Bu pısırıklar iktidara gelmek için bu zamana kadar atmadıkları takla bırakmadılar. Sonunda da geldiler. Şimdi iktidarda tutunmak adına hiçbir ilke ve değer tanımıyorlar. Göz ve gönül aydınlıkları körleşti. İstismar ettikleri müslamanlık hassasiyetlerini çoktan rafa kaldırdırlar. Tablo ortada.
 
Biz ülkücüler halen çizgimizi muhafaza etmekteyiz, şanlı direnişimize ve mazimize sahip çıkmaktayız. Şeref vesilesi olan davamızın vazgeçilmezlerine toz kondurmadan, başkaları gibi adresimizi ve kıblemizi şaşırmadan, kıvırmadan, sapmadan mücadelemizi sürdürmekteyiz.
 
Bunla bedelini ödemedikleri bir dönemin hesabını soracak cesarete sahip değiller.
 
O dönemde de dik duracak izzete sahip değillerdi zaten…
 
Ki Ülkücünün eskisi yenisi olmaz, ülkücü ülkücüdür. Ülkücüler dik durmuştur, direnmiştir ve vazgeçmemiştir.
 
Bunu da gayet iyi biliyorsunuz.
 
Peki siz, neden bunların kuyruğuna takılıyorsunuz?